Skip to main content

Mahir Sayın: Bir Çadır da Sen Kur

Bu mücadeleyi başarıya ulaştırmak için bundan sonraki süreçte ne yapmak gerekir? Başarınıza katkılı olabilmek için ne yapmamız gerekir? Diye sorduğum bir tekel işçisi şöyle yanıtladı beni: “Bir çadır da sen kur! Bu sokaklar naylon çadırlar la dolduğunda devlet buraya saldırmaya cesaret edemez ve bütün Türkiye’nin naylon çadırlarla dolmasını engellemek için anlaşmak zorunda olduğunu görür. Göremezse de naylon çadırların arasında kaybolur gider, böylece biz yine kazanmış oluruz.”

Türkiye’nin başkentinin ortasında birden tuhaf bir mahalle ortaya çıktı. Normal zamanlarda zaten kalabalık bir eğlence bölgesi olan sakarya caddesi, naylonlarla örtülü çadırlarla doluverdi. Çadırlarda 1000 ile 3000 arasında değişen tekel işçileri direnişlerinin 52. gününü tamamlamış bulunuyorlar. Yerleştikleri sokaklardan birbirine sürünmeden geçkmek olanaklı değil. Sabahın erken saatlerinden gece yarılarına kadar sadece Ankaralılar değil Türkiye’nin her yanından, hatta Avrupadan gelenler işçileri ziyaret ediyor, onlarla uzun tartışmalar yapıyor, kimi zaman işçilerin bildikleri karşısında şaşkına dönüyor.

Tekelin mallarının yandaş sermayedarlara peşkeş çekilmesinin, Tütütn tarımının yok edilip tütün ithalatının başlamasından sonra işlerinden edilen Tekel Tütün işçileri, 4-C sınıflandırması ile de yarıya düşürülmüş ücretler ve iş güvencesinden yoksun olarak, iktidarın insafına bırakılmış bir halde köle gibi çalıştırılmak istendiler. Bir önceki hükümet döneminde özelleştirme yasaları çıkarılırken zamanın hükümetini vicdansızlıkla suçlayanlar, kendileri iktidar olunca vicdansızlığın dik alasını yapmaktadırlar. Ama Tekel işçisi bu vicdansızlığa karşı bayrak açtı ve vicdansızların ağır saldırılarına muhatap oldu. Onları yıldıracaklarını sananlar karşılarında daha kararlı bir kitle bulduklarında şaşkına döndüler. Ankara’nın sokaklarını tanımayan Türkiye’nin dört bir yanından gelmiş Tekel işçileri, polisin onları hapsettiği salonun kapılarını kırıp, polisle çatışarak Dil-Tarihli devrimci öğrencilerin yolu kesip onları Türk-İş önüne yönlendirmesiyle burada direniş karargahını kurdular.

Kimsenin sonucunu kestiremediği bir süreç başladı burada. Daha önceleri en sağ eğilimli sendikalardan birini oluşturan Türk_İşe bağlı Tek Gıda iş sendikasında örgütlenmiş olan Tekel işçileri, ağırlıklı olarak sağ eğilime sahiptiler. Kürdistandan gelen işçilerin çoğunlhuğunu yurtseverler oluştururken batıdan gelenlerin içinde MHPden başlamak üzere sağ eğilimliler ağırlığa sahiptiler. Sağlam bir örgütlenmeye sahip olmayan, değişik coğrafyalardan gelen ve siyasal eğilimler olarak birbirleriyle taban tabana zıt konumlar taşıyan bu kitle, çok kısa zaman içerisinde akıl almaz bir uyum oluşturdular. İşçilerin bu uyumu anlatmak için verdikleri örnek başka açıklamaya gerek bırakmıyor: “Kürt işçiler horon oynarken, karadenizli işçiler de kürtçe söyleyip Şemmame’yi oynuyorlar.” Sağ eğilimli işçiyle “bölücü” kürt işçi KADEŞLEŞMİŞTİ. Bu oyun değiş tokuşunun altında işçiler, şovenizmin yıkıldığını, açılım denilen politikanın kendileri tarafından hayata geçirildiğini gösterdiler. Sınıfın birliğinin gerçekleştiğini ve işin burada kalmayıp bir sınıf bilincine doğru ilerlediğini ve hepsinden önemlisi buraya akın eden Ankara halkı ve diğer bölgelerden gelenlerin varlığıyla tüm türkiye halklarının birliğinin gerçekleştiğini, bizim iki yıldan fazla zamandır ki oluşturmaya çalıştığımız ÇATI PARTİSİNİN burada tekel işçisi öncülüğünde inşa edilmeye başlandığına tanık olduk. İşte yıllardır anlattığımız sınıfın öncülüğünde gerçekleştirilecek olan devrimci demokrasi zemini burada hayat bulmaktaydı. Devrimci demokrasinin çekirdeği burada kurulmuş bulunuyor. Mesele bu çekirdeğin Türkiye toprağına ekilmesi ve filiz vermesini sağlamakta yatmaktadır. Bu gerekli ve mümkün olandır.

Neoliberalizmin yıkılmasıyla birlikte burjuva ideolojik hegemonyası dünyanın birçok yerinde yerle bir oldu. Ona ön gelen dönemde bu hegemonya krize ihtiyaç duymadan da pançalanmaya bayşlamıştı. Ne var ki, bu hegemonyanın TC’de yıkılmaya başladığını henüz görmemiştik. Ama Tekel işçilerinin direnişi bu gelişimin başlangıcını oluşturuyor. Dünyayı 2008 krizine sürüklemiş olan neoliberalizmin artık savunulabilir bir yanı kalmamıştır. Burjuva ideologları da kabul etmektedir ki, bu politikalarla daha ileriye gidebilmek olanaklı değil. Ne yapacaklarını tam olarak bilmeseler de her zamanki reçeteyi uygulamaktan, krizin yükünü çalışanların sırtına yıkmaktan kendilerini alamamaktadırlar. Ancak TC de krizin yükü sadece halkın sırtına yıkılmakla kalınmamakta aynı zamanda eski politikalar da arsızca sürdürülmeye çalışılmaktadır. Neoliberalizmin en önemli ekonomik ve ideolojik silahlarından biri özelleştirme idi. Ama bunun nasıl yıkımlar getirdiği görüldü. AKP hükümeti ise bunun getirdiği yıkımlara rağmen hala yandaş sermayedarlarını daha da zengin edebilmek, emperyalizme yaltaklanmaya devam etmek için işçileri açlığa mahkum etme pahasına, tarımı da yıkarak özelleştirmelere devam etmek istiyor. Ama bu politikalar artık, dünkü gibi, Özal devri ve sonrasında olduğu gibi itibar sahibi olmaya devam edemez. Edemiyor. Dolaysıyla hükümetin bu politikaları artık geniş çevrelerin desteğini alarak sürdürmesi olanaklı değildir. Onun için de işçilere bir sopa gibi salladığı C-4 statüsünü geri püskürtmek olanaklı hale gelmiştir. Mesele bu püskürtme hareketini yapabilecek güçleri Tekel işçilerinin etrafında bir araya getirmekte yatmaktadır. Bu bir hayal değildir. Mümkün olan bir iştir. Bugün sadece 11000 tekel işçisi küçük bir çekirdek oluşturur. Ancak ilk ağızda bu C-4 statüsüne kurban edilecek 100.000 civarında işçi sırada beklemektedir. Şeker işçileri, liman ve karayolları işçileri ilk sıradaki kurbanlar olarak beklemektedirler. Ama tehdit bu kadarla da kalmamaktadır. Tüm devlet işletlemelerinde çalışan işçiler bu tehditle yüzyüzedirler. Dün özelleştirmeler olurken, dünya çapındaki ideolojik hegemonyanın etkisi altında işçiler seslerini fazla çıkaramadılar. Tehlikenin farkına varamadılar. Ama bugün artık durum bu noktayı aşmıştır. Öncelikle dünya çapındanki burjuva hegemonyası çatırdamaktadır. Ve bu çatırtıların arasından tekel işçileri geçip tüm işçilerin, halkın gözünü açmayşa başlamışlardır. Tek Gıda İş’in yüzyüze bulunduğu yok olma tehdidi devlet işletlemelerinde örgütlü olan tüm Türk-İş’i tehdit etmektedir ve dolaysıyla da mücadeleye atılmaya aday çok geniş bir kesim bulunmaktadır.

Bu 12 Eylül darbesinden sonra bahar eylemleriyle doğan ancak geliştirilip kullanılamayan sınıf hareketinin yükselişinin ikinci büyük şansını oluşturmaktadır. Eşitsiz gelişme yasası burada işleyebilir ve dün sessiz görünen ülke bir iki ay içerisinde yeni bir 16 Haziran’ı yaşayabilir. Bu bir hayal değildir. Burjuva iktisatçıları dünyayı krizin yeni bir safhasının sarmakta olduğunu anlatmaktadırlar. Türk dostu diye adı geçen ABD’li iktisatçı K. Rogoff, TC’nin nisan ayından itibaren ciddi bir krize doğru yuvarlanacağını ve bu kez 2001 krizinde olduğu gibi kimselerin kendisine yardım edemeyeceğini anlatıyor. Zira o zaman kriz daha ziyade TC’nin krizi idi ve krizden etkilenmeyen emperyalist efendilerin krizden çıkışa yardım etmeleri mümkün olmuştu, ama bu kez herkesin başı dertte ve kimsenin kimseye fazladan yardım edebilecek bir hali yok. Tam tersine metropoller krizi çevreye yıkmaya çalışmaktadırlar. Dolaysıyla tekel işçilerinin verdikleri direniş örneği işçi sınıfının tüm diğer kesimlerini hızlı bir uyanışa sürükleyeceği gibi, tüm ezilenlerin de çözüm için umut kapılarının aralanmış olduğunu görerek, mücadeleye daha büyük bir güçle sarılmaları olanaklı hale gelecektir.

Tekel direnişi günümüz açısından böylesine önemli bir rol oynamaya aday görünmektedir. Bunu sadece biz değil egemen sınıflar da görmekte ve bu gidişi durdurabilmek için herşeyi yapmaya hazır görünmektedirler. Bahar eylemlerinden sonra önümüze düşen bu ikinci şansın harcanmaması için sosyalistler tüm varlıklarını bu mücadelenin başarısına yatırmak zorundadırlar. Bu mücadelenin etrafını kale gibi sarmak ve devletten gelecek saldırıya karşı onu korumak yeni bir geleceği kurmanın imkanını içinde taşımaktadır.
Sosyalist Parti olarak tüm gücümüzle bu mücadeleye sarılırken, solun, tüm demokrasi güçlerinin bir araya gelmesi ve bu mücadele etrafında mevzilenmesi için elden gelen herşeyi yapmak yükümlülüğü ile yüzyüzeyiz.

Bu görevin yerine getirilmesi için esasında geç kalmış durumdayız. Tekel işçilerinin mücadelesinin bu derin içeriğini yeteri kadar erken bir zamanda göremedik. Meseleyi Ankaranın işi imiş gibi görerek gerekli seferberliği yaratmadık. Ama hala önümüzde belli bir zaman bulunmaktadır. Bunun için elden geldiği ölçüde bölgelerdeki en iyi örgütçülerimizi Ankaraya toplamalı ve tekel işçileriyle günlük bir dayanışmayı sürdürmeliyiz. Ankarada bu faaliyet sürerken, Türkiye’nin her yerinde direnişteki Tekel işçileriyle dayanışma eylemlerini geliştirmeye devam etmeliyiz. Elbetteki, bu girişimlerin akabinde bir devrim gelmeyecektir, ama Türkiye işçi sınıfının on yıllardır süren çekinikliği, siyasetten uzaklığı, kadere teslimiyeti aşılmış ve diğer ezilenlerle mücadele birliğinin gerçekleşmesi mümkün hale gelerek Türkiye “12 Eylül öncesine dönecektir”

5 February 2010 tarafından moderator

Premium Drupal Themes by Adaptivethemes